Burdasın
Ev > Son Nebi'nin Hikayesi > 1. ARABİSTAN Bir Zamanlar : Cahiliye Devri Arabistanı

1. ARABİSTAN Bir Zamanlar : Cahiliye Devri Arabistanı

Giriş: Kendisini, her fikre açmış olan internette bir farklılık yaşayalım istiyoruz. Bu hesabı böyle bir düşünceyle açtık. Çam sakızı, çoban armağanı bir hediye fakiri takip eden kardeşlerimize… Mübarek vakitlerde, gün be gün okunması dileğiyle Hazreti Efendimizin, Kısa Tarihçe-i Hayatını tefrika edelim istedik. Hemen ekleyelim: Burada tefrika edilen metinlerin hazırlanışında Diyanet İşleri Başkanlığı yayınlarından yararlanıldı ve konu özgün olarak yazıya geçirildi. Bununla beraber, metnin yayın hakları da saklı değildir. Tamamını, bölümlerini alıp gerek elektronik ortamda ve gerekse selülozik malzeme olarak yayınlanmasında bir kayıt bulunmamakta. Arzumuz, sadece duadır. Her gününüz mübarek, mevsiminiz bereketli olsun!

***

Âlemlere rahmet olarak gönderilen Sevgili Peygamberimiz (sas), yaklaşık bin dört yüz yıl önce Arabistan yarımadasında doğdu. Onun doğduğu devir, insanlığın yüzünü ağartacak bir zaman dilimi değildi. O devir nice bir devirdi, bölgenin durumu nasıldı; insanlar nasıl yaşıyor ve nelere inanıyorlardı? Kısaca bir bakalım mı?

Yüce Peygamberimiz gelmeden önce insanlar, akrabaların oluşturduğu guruplar halinde yani kabileler şeklinde yaşarlardı zaten kabile de aynı soydan gelen kimseler anlamına geliyordu. Her kabile yarımadadaki bir bölgeyi sahiplenmişti ve doğal olarak bu alanda kendi başına buyruktu hatta tıpkı bir devlet gibiydi. Her gurubun kendine has kuralları vardı; bir kabilenin insanlarının uyduğu kaideler başka insanları bağlamazdı. Kabile içinde topluca hareket esası vardı ve kimsenin kabile başkanına itiraz hakkı yoktu. Kabilelerin çoğunun yaşadıkları alanlar çöldü; kurak ıssız ve kavurucu çöl… İnsanların içinde barınacakları yerleşik evleri yoktu; bunun yerine, seyyar mekânlarda yani kara çadırlarda oturuyorlardı. Hayatları ise bir orda, bir burada sürüp gidiyordu; deve sürülerinin arkasında geçiriyordu tüm hayatlar. Oradan oraya göç eden bu insanlara bedevi adı veriliyordu; ilkel çöl adamları…

Oralar yalnızca ilkel çöl adamlarının mekânları değildi tabii ki, bedevilerin hayat alanlarının dışındaki bölgelerde bazı şehirler de kurulmuştu. Yüce Peygamberimizin yaşayacağı bölge de yerleşik hayatların sürdüğü bir yerdi ve burada üç önemli şehir vardı. Bunlar Mekke, Yesrib ya da Medine ve Taif’ti.
Yarımadada yaşayan kabileler arasında kan davaları ve sınır anlaşmazlıkları vardı. Bu nedenlerle aralarında hiçbir zaman kavga eksik olmazdı. Yalnızca yılın dört ayında kabileler kendi alanlarına çekilir, savaşçılar kılıçlarını çıkartırlardı çünkü bu aylarda savaşılmazdı. Bu aylara mübarek aylar denilirdi. İnsanlar ancak bu aylarda rahat eder, bu aylarda güvenlik içinde yolculuk yapılabilirlerdi. Pazarlar ve panayırlar bu aylarda kurulurdu.

Büyük pazar anlamına gelen panayır geleneği oldukça yaygındı. Bölgedeki panayırların en önemlileri Mekke ve çevresinde kurulanlardı çünkü bu panayırlara dört bir yandan binlerce gelen olurdu. Gelenlerin arasında kimler olmazdı ki her türlü mal ve ürün satıcıları, atlas kumaşlar içindeki genç ve güzel kadınlar, ağızlarından bal akıtan konuşmacılar, garip kıyafetler içindeki yıldızname yorumcusu kâhinler ve söz erbabı şairler bulunurdu.
Bölgede o çağlarda insanlar şiir yazmayı ve okumayı çok seviyorlardı. Bu nedenle bütün panayırlarda şiir yarışmaları yapılırdı. Bu yarışmalarda beğenilen şiirler Kâbe’ye asılırdı ve kazanan şairleri ödüllendirilirdi.

Yarımadadaki insanların çoğunluğu putlara inanırlardı. Oysa bu putlar, kendi elleriyle yaptıkları taştan ve tahtadan heykellerdi. En önemli putları “Hubel, Lat, Menat ve Uzza” adlı olanlardı. İnanmayacaksınız ama o yıllarda kutsal Kâbe de bu ilkel tapınma araçlarıyla doluydu hatta bunların sayıları üç yüz altmıştan daha fazlaydı yani her gün için bir tane. Her kabilenin ayrı bir putu vardı, her putun ziyaret günü farklıydı. Bu taştanrılar putların bolluğundan ötürü Mekke, yılın her gününde işlek olurdu ve kentin sokakları, her daim putlarını ziyarete gelenlerle dolar taşardı.

Arabistan yarımadasında yalnızca putlara inananlar yoktu tabii ki, orada başka dinlere inananlar da yaşamaktaydı. Yahudiler ve Hıristiyanlar bunların başında geliyordu. Bu arada çok az sayıda insan da İbrahim peygamberin tek tanrı inancındaydı ve bunlara “Hanif” adı veriliyordu.
O yıllarda yarımada da okuma yazma bilenlerin sayısı çok azdı; bu yüzden, her şey kulaktan dolma ve nesilden nesile aktırıla aktarıla geliyordu tabii ki bu zayıf bir yoldu ve bilgiler sürekli değişmekteydi. Sağlam kaynaklar ise yok denecek kadardı.

Yarımada da yaşayan insanların çirkin gelenekleri de vardı. Mesela, bu devirde köle ve kadınlar insan bile saymamaktaydı. Bu geleneğin gereği olarak erkekler istedikleri kadar kadınla evlenebilir ve istemedikleri anda da eşlerini boşayabilirlerdi. Yaşayan en kötü gelenek ise kız kıyıcılığıydı; kimileri, kız çocuklarını diri diri kumlara gömebilirler ve kimse de bunlara karışamazdı. Aslında o karanlık zamanlar da yalnız yarımada da yaşayanlar değil, bütün dünya kötü bir süreci yaşamaktaydı. Dolayısıyla insanlar, acil olarak bir kurtarıcı bekliyorlardı. Bu zaman diliminin adı “Cahiliyet devri”ydi.

Bir Cevap Yazın

Top