Burdasın
Ev > Son Nebi'nin Hikayesi > 3. Hz. İBRAHİM : Yapı Ustası Bir Peygamber

3. Hz. İBRAHİM : Yapı Ustası Bir Peygamber

Kâbe binasının, ikinci ustası Hazreti İbrahim, 2500 yıl kadar önce yaşadı; denmişti. Peki nerede? Aslında o, Babil ülkesindeki bir şehirde dünyaya gelmişti yani Filistinli de Mekkeli de değildi. Harranlıydı. Haranlı bir put yapıcısının oğlu olduğunu öğreniyoruz. Garip! Mevla, bir put yontucunun oğlunu peygamberliğe hazırlıyordu.
Bu hazırlık evresinde, Harran diyarının Babil Valisi Nemru’la karşı karşıya getirecekti kader onu. Bu karşılaşma İbrahim’in genç yaşında peygamber olmasına vesile oldu. Tabii ki peygamberliğiyle birlikte, yaşadığı ülkenin halkını putlara tapmamaya ve “Birtek olan Allah”a inanmaya çağırdı. Bu çağrı üzerine, ülkenin hükümdarı Nemrut, İbrahim’le karşı karşıya geldi. Çünkü “Yeni İnancın hakiki telkinleri” halkın hayatında olumlu gelişmelere neden olma eğilimindeydi. Ve bu hâl Nemrut’u çok kızdırmaya yetiyordu.
Zalim vali, o kızgınlıkla Hazreti İbrahim’i cezalandırmaya kara verdi. Ceza oldukça ağırdı. Genç peygamber ateşe atılacaktı. Ancak Yüce Allah’ın emri ile ateş onu yakmadı.
Bu olayın ardından, Hazreti İbrahim orada duramayacağını anladı. Ailesi, eşi Sara Hatun ve kendisine inananlarla birlikte bir başka ülkeye göçtü: Mısır’a. Lakin Mısır Firavun’u onu merkez ülkesine kabul etmedi. Ve vassalı Filistin’de ikametine izin verdi…
***
Hazreti İbrahim’in hanımlarından birinin adı Hacer’di. Hacer, O’na Firavun’un hediyesiydi. Hacer Hanım, İbrahim’e bir oğul doğurdu: İsmail… Peygamberin oğlu İsmail, henüz annesini emmekteyken, ilahi bir emir aldı Hazreti İbrahim. Bu emir üzerine, İbrahim Peygamber, eşi Hacer’i ve oğlu İsmail’i alıp yola çıktı. Yüce Allah’ın emretmiş olduğu bu yolculuk esnasında, karı koca ve oğul, üçü birden uzun bir yolculuk yaptılar. Sonunda, Arabistan yarımadasının ortasında, Mekke denilen bir yere yani Kâbe’nin bulunduğu yere ulaştılar. Ancak burası o kadar tenhaydı ki…Çevrede ne bir insan, ne bir hayat belirtisi vardı. En kötüsü bir damla su dahi bulunmuyordu. Mekke şehri kurulmamış ve Kâbe henüz yapılmamıştı.
Hazreti İbrahim, eşi ile oğluna biraz hurma ve bir miktar su bıraktı. Ve oradan ayrıldı. Geldiği yolu gerisin geri teperek tekrar ülkesine döndü.
Hacer Hanım ile küçük İsmail’in yanlarındaki yiyecek ve içecek doğal olarak, kısa sürede bitti. Peki, ana oğul şimdi ne yapacaklardı? Hiç bilmiyorlardı.
Bir süre sonra İsmail susamıştı ve yırtınır gibi ağlıyordu.
Hacer Hanım, çocuğunu olduğu yerde bıraktı: “Birkaç yudum su bulabilirim belki…” diyerek çevreyi araştırmaya çıktı. Az ilerideki iki tepe arasında dolaşmaya başladı ancak görünürde bir su kaynağı çarpmıyordu göze.
Öte yanda küçük İsmail kumlar arasında, ağlaya ağlaya tepiniyordu. Çöl şartları karşısında susuzluğu daha da artmış; dili damağı kurumuştu. Çünkü tepede yakıcı bir güneş vardı; vadi güneşin sıcaklığıyla kaynıyordu sanki.
O sırada beklenmedik bir gelişme yaşandı. Küçük İsmail’in yanında, birdenbire birisi peyda oldu. Bu bir melekti.
Melek, bebeğin karşısında durmuş; ışıl ışıl gülümsüyordu. O hâliyle, küçük yavruyu süzdü bir süre. Dudaklarındaki gülücük genişledikçe genişledi. Hikmet! Bebek sustu o an. Ve o da gülümsemeye durdu. Minik yavru galiba, karşısındaki varlığın sıcaklığını ta yüreğinde hissetmişti.
Biraz daha yaklaştı melek ve ayağını usulca kaldırdı. Sonra yere vurdu. Meleğin topuğuna denk gelen kuru yer yaşardı önce. Derken, bir su çıktı ortaya. Bu su, zemzem suyu idi.
Küçük İsmail, suyu görünce çırpınmaya başladı. Yan döndü ve içmeye başladı gümrah kaynaktan. Susuzluğunu giderdikten sonra oynamaya başladı suyla.
Öte yanda Hacer Hanım, üzüntülüydü zira su bulamamıştı. Çarnaçar… Elleri boş olarak, dönüyordu oğlunun yanına. Bir anne olarak, bebeğine bir damla olsun, su bulamamanın dayanılmaz sıkıntısı içerisindeydi ve gözleri yaşarmıştı. Bu sırada, oğlunun sesinin kesildiğini ve artık ağlamasının kulağına gelmediğini hayretle gördü. Korktu. Yoksa bir şey mi olmuştu küçüğüne? Endişe içerisinde hız verdi adımlarına. Az sonra yanındaydı yavrusunun. Evet, Küçük İsmail ağlamıyor üstelik kıkır kıkır gülüyordu. Ne olmuştu kendisi yokken?! Merak içinde İsmail’in yanına koşan anne, çok geçmeden anladı hakikati. Evladının yanında, şırıl şırıl akan suyu gördü. Bu duruma çok sevindi tabii ki. Neticede suya ihtiyacı olan sadece bebek değildi; kendisi de çok susamıştı. Olduğu yere çöktü anne ve akan berrak sudan, o da içti kana kana. Aman Allah’ım! Ne tatlı bir aroması vardı bu suyun!? Sadece susuzluğunu gidermemişti bu su, karnını da doyurmu, açlığını gidermişti. Sevinçle doğruldu Hacer Hatun ve verdiği nimet için Yüce Allah’a uzun uzun şükretti. Ardından, acıkan çocuğunu emzirdi.
Issız ve hayat olmayan bir vadide, ansızın Zemzem suyuna kavuşan Hacer anne ve İsmail bebek için hayat, artık daha da kolaydı. Böylece günler, sorunsuz bir şekilde, geleceğe doğru yuvarlanmaya başladı.
***
Küçük İsmail büyüdü, kocaman bir delikanlı oldu sonunda. Bu arada, zaman zaman kendilerini ziyarete gelen yaşlı babasıyla bir olup ilk Kâbe’nin temellerini buldular. Sonra da baba oğul, beraberce inşa ettiler o kutlu Kâbe’yi. Artık daha bir anlamlıydı “Bekke” vadisi… Bir yanda temelleri ilk İnsan, ilk peygamber, Âdem’den kalma Beytullah… Yıllar yılı anayla oğulun içip susuzluğunu giderdiği kutlu su akmaktaydı öte yanda. O su ki sadece susuzluğuna çare değildi haddizatında. Acıktıklarında karınlarını da onunla doyuruyorlardı; lezzetli ve besleyici bir çorba gibi: Su çorbası… Hastalıklarında, hastalıklarının ilâcı oluyordu aynı kaynak. Yoksa nasıl yaşanırdı o ıssız ve bereketsiz vadide!? Bugün de Zemzem suyu ne niyetle içilirse, o anlamda işlevi olur. Bu durum bir hadisle de sabittir.
Bu süre içerisinde, etrafta ayak çoğalmaya başlamıştı. Zemzem kaynağının farkına varanlar vardı. Hatta zaman içinde suyun çevresine yerleşen bedeviler de oldu. Bir ara, hareket arttı ve bir grup geldi, oturdu vadiye. Bunlar Cürhümiler adında Yemenli bir kabileye mensup göçmenlerdi. Bu göçmenler işe yaradı. Evlenme çağına ulaşmış olan İsmail, Cürhümi çevresinden bir kızla evlendi; yuvasını kurdu. Ve zamanla çoluk çocuğa karıştı. Gide gide ailesinin sayısı artıyordu Hacer oğlunun. Vadinin insan grafiği şekilleniyordu. Bir zamanlar tek başına Hacer oğlunun oturduğu vadide şimdi, İsmail oğulları hakimdi. Doğal olarak Kâbe’ye ve Zemzem suyuna da onlar sahiptiler.

İnsan insanı çekiyordu, kalabalık kalabalığı. Bu itibarla vadinin içi gün be gün kalabalıklaşmaktaydı. Bir zaman sonra bölgeye yeni göçmenler ulaştığı görüldü.
Vadinin tek varlığı Kâbe ve Zemzemdi. Göçmenler ister istemez, bu iki değeri fark ediyor ve ele geçirmek niyeti taşımaya başlıyorlardı. Ama İsmaililer (ki artık onlar bu adla değil Adnani olarak anılacaktı), şimdilik duruma hakimdi. Lakin vadiye en son gelenler, savaşçı insanlardı. Bu yüzden, gittikleri yeri istila etmeleri ve yönetimi ele almalarıyla meşhurdular. Denk durmadı ve meşreplerinin gereğini yaparak, ilk gelenlerle yani İsmail’in eşinin akrabaları olan Cürhümilerle kapıştılar. Böylece hem onları, oturdukları yerden çıkaracak hem de İsmail oğullarının imtiyazına sahip olacaklardı. Doğrusu ya bu amaçlarında kısmi olarak başarılı oldular.
Ancak bu kavgada yenilen taraf, bölgeden uzaklaşmadan önce feci bir intikam planlamışlardı. Göç gecesi, Kâbe’de bulunan tüm eşyaları Zemzem kuyusuna doldurdular. Bununla yetinmedi, kutlu kuyuyu taşla toprakla doldurdular. Böylece, kutsal suyun yerini belirsiz şekle getirdiler. Zaten o ilk olaydan sonra Zemzem kuyusu kayboldu ve kutlu su, uzun bir süre akmadı; kapalı kaldı.
Su kaybolmuştı ama Kâbe ayaktaydı. İlk kapışmanın ardından, kutlu yapı tutsak edildi. Ve kavgada galip gelen savaşçı kabilenin kontrolüne girdi. Öylece kaldı…
***
Ancak yıllar yıllar sonra… İsmail Peygamberin soyundan gelen Kusay adlı biri; “Kâbe’yi yeniden ele geçirmeliyiz.” diye düşünmeye başladı. Zira Kusay ve soydaşları, İbrahim Oğlu İsmail ve annesi Hacer’in hikayeleriyle haşır neşir büyüyor; geçmişte olan biteni en ince ayrıntısına kadar biliyorlardı. Bu bilgi arasında Kutsal Kâbe’nin kendi mülkiyetlerinde olduğu da vardı. Kusay’ın düşüncesine temel teşkil eden de o eski hikâyeydi evvelemirde.
Kusay, bu kararını, bir kabile mesabesinde çoğalmış olan akrabalarına söyledi. Onlar da aynı fikirdeydiler.
Bunun üzerine Kusay, kabilesinin başına geçerek onları, gizliden gizliye örgütledi. Hatta silâhlandırdı. Ve bir gece, Kusay’ın küçük ordusunun savaşçıları, Kâbe’yi gasp ederek nice zamandan beri elinde bulunduran zalim kabile mensuplarıyla kavgaya tutuştular. Kanlı çarpışmalar oldu. Kusay ve kabilesi, istilacıları bölgeden çıkmaya zorladılar. Bölgenin asıl sahipleri olan Hazreti İsmail’in çocukları davalarına sahip çıkmanın verdiği haklılıkla gizli plânlarında başarılı oldular. Bu uğraşın sonunda kutsal yapı Kâbe, tekrar İsmail’in soyunun denetimine geçmişti.
Kazanılan zaferin ardından, bilinçli bir örgütlenmeye giden Kusay, Mekke şehrini kurdu. Bununla kalmadı; şehir ve çevresindeki başıboşluğa son verdi. Bölgeyi disiplin içine aldı. Bir zamanların ıssız Bekke vadisinde küçük bir şehir devleti doğuyordu. Böylece “Kent İdare Kuralları”nı belirledi spontan bir biçimde “Kent Emiri” kimliğiyle ortaya çıkmış olan Kusay.
Plân başarıyla nihayete erdirildi ve ondan sonra Mekke, küçük bir “Sitedevlet” olarak adını duyurdu halka halka ünlenerek. Zamanla sistem oturdu. Ve Kusay’dan sonra da kentin başkanlığı oğullarına kaldı. Yani yüzyıllara uzanacak bir sülale yönetimi kurulmuştu.
***
Mekke kentinin havası ve toprakları ekip biçmeye elverişli değildi. Bu nedenle yörede çiftçilik yaygınlaşamadı. Çöl toprağında, hurma ağaçlarının dışında pek bir şey yetiştirilemiyordu. Bu yüzden, kenttekilerin çoğu ticaretle uğraşmaya başlamışlardı. Önce yakın çevrede başladılar aksuvataya. Derken periferi genişledi. Mekke tüccarları, ticari hayatlarını şehirle sınırlamadı ve bölgede dolaşmaya başladılar. Dürüsttüler. Damarlarındaki Hazreti İbrahim ve İsmail kanı onların en büyük sermayeleriydi. Bu nedenle ticaretlerinin temeline yazılmamış ahlak kuralları hakimdi. Bu durum onların kısa zamanda tanınırlığını artırdı. Gittikleri her yerde rağbet olunan tacirler haline geldiler. Artık gittikleri yerler arasında diğer ülkeler de vardı. Bir bakıma artık Mekke Tüccarları uluslar arası ithalat ve ihracatçılardı. Güzergahları uzun, ticari bölgeleri Suriye ile Yemen arasıydı. Bu esnada, her türlü malı alıp satıyorlardı. Tabii ki yeterince kazanıyor ve zenginleşiyorlardı. Bu sebeple şehir ekonomisi, bölge içerisinde en düzgün olanıydı.

Bir Cevap Yazın

Top