Burdasın
Ev > Son Nebi'nin Hikayesi > 4. Mekke Beyi Muttalib ve “Kölesi”

4. Mekke Beyi Muttalib ve “Kölesi”

Bir zaman sonra Kusay’ın torunlarından Haşim diye birinindi devran. Karayağızdı, uzunca boylu, saçları kıvır kıvır… Kılıcını çapraz asardı sırtına. Bastıkça kumları sıçratırdı. Büyüdü Haşim, lider olacak çağdaydı artık. Genel kabulle kutsandı. Ve kabilesinin şehrin başına geçti. Buna bağlı olarak, şehrin de emiriydi artık o.
Haşim, Selma adlı bir kızla evlenmişti. Selma, Mekke’den değildi. Kuzeydeki Yesrib kentindendi. Haşim onu, bir ticari sefer dönüşü kuyu başında görmüş ve beğenmişti. Zira bir içim suydu Selma. Seferi uzattı Haşim ve Yesrib’e konuk oldu bir süre. Bu süre zarfında olup bitti her şey. Selma’ya talip oldu bu zengin Mekkeli emirle. Geri çevrilmedi talebi. Ve güzel Selma ile evlendi. Daha da uzattı seferi. Uzun bir aradan sonra döndü yurduna.
Bir süre sonra Selma’nın bir oğlu oldu. Adını Şeybe koydular. Mekke Beyi ile evli olmasına rağmen Selma, memleketi Medine’den ayrılmamıştı; bu yüzden küçük Şeybe, dayılarının yanında büyüdü.
Haşim’in ölümünden sonra Şeybe’nin amcası Muttalib onu yanına aldı; Mekke’ye getirdi. Mekkeliler, Şeybe’yi tanımıyorlardı. İlk gördüklerinde onu, köle sandılar. Bu yüzden ona Muttalib’in kölesi yani Abdülmuttalib diye seslendiler. Ondan sonra küçük Şeybe’nin asıl adı unutuldu; ölene kadar Abdülmuttalib olarak kaldı. Gide gide kendi de benimsedi bu ismi Şeybe hatta sevdi bile denilebilir. Zira soranlara; “Abdülmuttalib” olarak beyan etti adını. Allah’ın işine bakın ki genç Abdülmuttalib, babasından daha çok amcasına benzedi. Onun gibi görkemli ve adaletten şaşmayan bir terazi… Hep doğruyu söylemek onun şiarındandı.
***
Amcası Muttalip’ten sonra kent yönetimini ele alan Abdülmuttalib çocukları çok seven biriydi. En az on tane oğlu olsun istiyordu. Hatta bu yüzden; “On oğlum olursa, birini kurban edeceğim.” demişti.
Erken yaşlarda dünya evine giren Abdülmuttalib’in, hemen hemen her sene bir çocuğu oldu. Neredeyse hepsi de oğlan… Derken oğullarının sayısı da onu buldu.
Evliliğinin ilk yıllarında verdiği sözü unutmayan Abdülmuttalib, onuncu çocuğu dünyaya gelince Kâbe’nin avlusuna oturdu. On oğlunu karşısına dizdi. Ve onlara verdiği sözü söyledi. İtiraz eden olmadı on çocuğun arasından. Babalarını sözü karşısında boyunlarını büken oğullarının arasında kura çekti Abdülmuttalib. Amacı kurban edilecek çocuğunu belirlemekti.
Kurada küçük oğlu Abdullah çıktı. Oysa e o, Abdülmuttalib’in en çok sevdiği oğluydu. Lakin kuraya göre “en sevgili”nin kurban edilmesi gerekiyordu. Ancak Abdülmuttalib, küçük oğluna kıyamadı. Hayatında ilk kez adaletten ayrılıyordu. Belki bu da kaderin bir işaretiydi. Zira kendi de şaştı Abdülmuttalib, yaşadığı bu şaşkınlığa. Ancak yine de kararı karardı.
Abdullah kim miydi? İleride, Yüce Peygamberimizin babası olacaktı o.
Abdülmuttalib, kura töreninin ardından hızla uzaklaştı Kâbe’nin yanından. Devesine bindi. Kendini çöle vurdu. Amaçsızca gidiyor, hem de beynini çatlatırcasına; “Sevgili oğlum Abdullah’ı kurban etmemenin bir yolunu bulmalıyım.” diye düşünüyordu. “Bulmalıyım, bulmalıyım, bulmalıyım… Ama nasıl?”
Abdülmuttalib’in yolu, sonunda bir bedevi obasına düştü. O gün, bedevilere konuk kabul edildi Mekke Emiri. Yedirildi, içirildi. Sonra “Niye düşünceli olduğu” soruldu kendisine. O da anlattı olan biteni. Ve çadır sahiplerine de; “Sevgili oğlum Abdullah’ı kurban etmemenin bir yolunu bulmadım.” diye açıkladı derdini.
O bedevi obasında, imdadına bir kadın kâhine yetişti Abdülmuttalib’in. Aslında kâhinenin önerisi basitti. Belirli sayıda deve ile Abdullah arasında tekrar kura çekilecekti. Bu sorun değildi zira Abdülmuttalib’in sayıları yüzlere ulaşan deve sürüleri vardı. Bu yüzden kâhinin önerisi onu zorlamayacaktı. Bu kolaylık, yüzünü güldürmeye yetmişti Emirin. Bahşişini bıraktı yaşlı kadının. Ve Obadan ayrıp geri döndü kentine.
Ailesi, yakınları ve hemşehrileri merak içindeydiler. Abdülmuttalib, bekliyorlardı. Eğer biraz daha gelmese dört bir yana izci çıkaracaklardı. Neyse ki Emir, geri dönmüştü işte. Hem de müjdeli bir haberle.
Abdülmuttalib, yine oturdu Kâbe’nin duvarının dibine. Develer ve oğlu arasında yeniden çekim yapmaya başladı. Ancak gelin görün ki çekilen kuralar, hep Abdullah’a çıkıyordu. Abdülmuttalib develerin sayısını onar onar artırarak kuraya devam etti. Sonunda sayı yüz olunca rahatladı Abdülmuttalib, Rahatladı oğulları. Kent rahatladı. Herkes derin bir oh çekti. Zira kura develere çıkmıştı. Bir anda yalel havaları yayıldı şehrin atmosferine; kadınlar, tiz sesleriyle zılgıt çekmeye, savaşçılar nara atmaya, çocuklar ıslık çalmaya başladı. Şimdi şenlik zamanıydı. Haber salındı otlağa. Abdülmuttalib’in sürülerinden sayısı yüz olanın çobanı, alıp geldi develerini. Böylece Abdullah’ın yerine yüz deve kurban edildi o gün. Tepeler gibi yığıldı et. İnsanlar yedi yiyebildikleri kadar. O ziyafette Mekke’nin sokak köpekleri bile memnun edildi. Abdülmuttalib’in en küçük ve sevgili oğlu kurban edilmekten kurtulmuştu.
***
Bilindiği gibi Muttalib’ten sonra kabile başkanlığı Abdülmuttalib’e geçmişti. Bir emir olarak Abdülmuttalib, Zemzem kuyusunun hikâyesini biliyor; “Onu yeniden yeryüzüne çıkarmak istiyorum ama nasıl?” diye düşünüyordu. Bu kararla birlikte uzun araştırmalar yaptı. Sordu, soruşturdu hatta vurduğu küçük sondalar sonunda muradına nail oldu. Yüzyıllar sonra kutlu kuyunun yerini buldu.
Hemen harekete geçti Abdülmuttalib ve çöl bedevilerinden bir gruba kumlu toprağı kazdırdı. Nihayet, zamanında yapılan hükümranlık kavgası sonunda içine atılan şeyleri çıkarttırıp kuyuyu temizletti.
Kent halkı, bu duruma çok sevindi. Bundan böyle İsmail’in kutlu suyu, yeniden içile bilecekti.

Bir Cevap Yazın

Top