Burdasın
Ev > Son Nebi'nin Hikayesi > 5. EBREHE : Kâbe’yi Zorlayan Zorba

5. EBREHE : Kâbe’yi Zorlayan Zorba

Uzaklarda, denizin arkasında bir ülke uzanmaktaydı. Halkı Hıristiyan olan bu ülke Habeşistan… Kara Afrika’nın boynuzunda bir maymunlar ülkesi… Toprakları geniş, halkı zengin, ordusu güçlü… Bu nedenle Habeşistan, aradaki Kızıldeniz’i geçerek, Arabistan yarımadasında da topraklar edinmişti kendisine. Yemen, bir Habeş vilayetiydi…
Habeş Kralının Yemen valisi, Ebrehe adında biriydi. Vali Ebrehe, önce Yemen’de, ardından bütün Arabistan’da kendi inancını yaymak istiyordu. Bunun için yöneticisi olduğu San’a şehrinde kocaman bir kilise yaptırdı. Sonra da: “Herkesi, bu kiliseyi ziyaret etmeye çağırıyorum.” diye duyurular yayınladı dört bir yana tellâllar çıkartarak. Ancak onca masrafla vücuda getirilmiş olan bu görkemli yapıya, pek ilgi ilgi gösteren olmamıştı. Tüm Cezire’de olduğu üzre, Yemen’de de insanlar, Kâbe ziyaretinden vazgeçmiyorlardı bir türlü. Kilise milise dinledikleri yoktu, ne kadar gösterişli olursa olsun. Onlara kara taşlardan, kaba saba örülmüş duvarı, geometrinin en basit ve sade şekli olan kare prizmaya benzeyen şekliyle Kâbe, daha anlamlı geliyordu.

Vali Ebrehe’yi çok kızdırdı bu sonuç. Bu yüzden; “Orada Kâbe denen yapı durdukça, ne yazık ki kıymetli kilisemi kimse ziyaret etmeyecek.” diye düşündü.
Ve şaşkın vali kafasına koydu Kâbe’yi yok etmeyi. Bunun için gerekçe aramaya başladı. Beklediği gerekçenin gelmesi çok sürmedi Ebrehe’nin. Nihayet! Bölge Araplarından birisi, bir gece gizlice kiliseye girmiş ve içine pislemişti. İşte, tam da bu durumdu Ebrehe’nin aradığı gerekçe.

Komplocu Vali, hemen harekete geçti. Hiçbir masraftan kaçınmayarak, o zamana kadar bu diyarda görülmemiş, büyük bir ordu hazırladı. Bu ordunun en önemli özelliği, içinde pek çok fili, bulunduruyor olmasıydı. Bu yüzden bu orduya tarihçiler, “Fil Ordusu” adını verdiler.

Vali Ebrehe, hiç vakit kaybetmeden Fil Ordusunu çekti ve kuzeye yöneldi. Fillerin şahının üzerine kurdurduğu, yaldızlı tahtırevanının gölgesinde, yiye içe Mekke üzerine yürüdü. Tabii ki amacı Kâbe’yi yıkmaktı.

Öte yanda… Zavallı Mekkelilerin, tabii ki bu görkemli orduya karşı koyabilecek hiçbir güçleri yoktu. Fil Ordusunun üzerlerine geldiğini haber alınca tutuştular. Şaşkın şaşkın ortalığa dökülüp birbirlerine ne yapacaklarını sormaya başladılar. Lakin hiç birnin bu hususta fikri yoktu. Sonunda, Ebrehe’nin birkaç konak öteye kadar geldiğini işitince de önemli bir kısmı şehri boşalttılar. Apar topar çevredeki dağlara kaçıp sakladılar.

Birkaç gün içinde Ebrehe, Mekke yakınlarına kadar gelmişti. Orada konakladı. Kentin reisi sayılan Abdülmuttalib’e bir grup elçi göndererek; “Amacım, kan dökmek değildir.” diye bildirdi. “Sadece Kâbe’yi yıkmak için geldim. Çekilin önümden!”

***

Mola esnasında, Ebrehe’nin askerlerinden bazıları, çevreye dağılmışlardı. Galibiyeti uktesinde sanan her şımarık ordu gibi, Yemenli askerler de aşkınlık yapmaya başladılar. Bunlardan bir kısmı çevredeki deve sürülerine saldırarak yağmalamaktan çekinmiyorlardı. Devecileri saf dışı ederek, ellerine geçirdikleri develeri alıp ordunun kamp kurduğu yere götürdüler. İşte şenlik şimdi başlıyordu: Niyetleri, hayvanları boğazlayıp kendilerine ziyafet çekmekti. Böylece erken zaferlerini, yiyip içerek kutlayacaklardı.
Yaylaktan kaçırılan hayvanların arasında kent emiri Abdülmuttalib’in de yüz devesi vardı. Sürünün çobanı, kan revan içinde Mekke’ye ulaştığında onu emir karşıladı ve olan biteni öğrendi. Çobanın yaşadığı olayı duyunca çok kızmıştı Abdülmuttalib. O öfke ile kalktı, atına atladı ve doğruca Fil Ordusunun kampına yani Ebrehe’nin yanına gitti.
Ona; “Ya Emir! Yaylakta yağmalanan sürümü almaya geldim. Bana develerimi geri verin.” dedi.
Vali Ebrehe, Mekke reisinin bu isteği karşısında şaşırmıştı. Karşısındaki celali adamı süzdü tepeden tırnağa. Güldü bir süre. Sonra da; “Senin, Kâbe’yi yıkmamam için yalvarmaya geldiğini sanmıştım.” dedi. “Ama sen, üç beş devenin peşindesin. Doğrusu ya bunu, Mekke gibi bir şehrin reisine hiç yakıştıramadım.”
Bu hakaret üzerine Abdülmuttalib, şahadet parmağını havaya kaldırarak; “Ya Emir!” diye cevap verdi. “Ben, develerin sahibiyim ve onları istiyorum. Elbette Kâbe’nin de bir sahibi var. Bu nedenle hiç endişelenme zira onu sahibi koruyacaktır.”

Bu cevap karşısında, Ebrehe çok şaşırmıştı. Ancak cevabı çok anlamlı bulduğu da aşikardı. Bu nedenle kısa bir süre düşündü. Sonra da kararını verdi. O kararla askerlerine dönüp; “Develeri ve yağmalanan bütün malları geri verin bu adama.” Diye seslendi. “Hiçbir şeyi kalmasın ordumda.”
Emri yerine getirildi Ebrehe’nin. Develer ve gasp edilen her şey, Mekke Emirine eksiksiz olarak teslim edildi. Bunun üzerine Abdülmuttalib, sürüsünü önüne katıp şehrinin yolunu tuttu.

Abdülmuttalib’in ardından, Ebrehe çadırından çıktı. Zırhını kuşanmış, kılıcını asmıştı kemerine. Bir süre, gözlerini kuzey cihetine dikip Mekke’nin ufuktaki siluetini seyretti. Sonra da hareket emri verdi ordusuna. Böylece Fil Ordusu, Kutsal Kâbe’yi yıkmak üzere hücuma geçti. Bu arada borular üfleniyor, davullar çalınıyordu. Savaşçıların naralarına at kişnemeleri ve fillerin böğürtüleri karışıyordu. Bu hay huy arasında, devasa ordu arkasında bir toz bulutu bırakarak yürüdü gitti. Yolun yarısına ulaştıklarında hiç beklenmedik bir şey yaşandı. Ebrehe’nin koca fili, aniden durmuştu. Diğer filler de ona uyup durdular. Bir süre kokladılar havayı ve sanki gizli bir komut almışçasına, diz üstü kumlara çöküp yürüyüşü sonlandırdılar. Kocaman gövdeleriyle, bu devasa hayvanlar, sanki oldukları yerde çivilenmiş gibiydiler.

Fil sürücüleri, çivili sopalarını çekip harekete geçmişlerdi, beklenmeyen durum sırasında. Acımasızca vuruyor ve hayvanların koca gövdelerini kaldırmaya ve yeniden yürütmeye çalışıyorlardı. Ancak ne mümkün! Bütün çabalara rağmen filler, inatla ayağa kalkmıyor ve Kâbe yürüyüşüne devam etmiyorlardı. Onlarla beraber ordu da çakılmış kalmıştı. Askerler şaşkınlıkla birbirlerine bakıyorlardı. Kumandanlar, telaş içinde sağa sola koşuşuyorlardı. Ebrehe ise öfkeden kıpkırmızı kesilmiş yüzündeki terleri kurularken, bir yandan da emir üstüne emir yağdırıyordu. Ancak filler, onun ne dediğini anlayacak kadar Arapça bilmiyorlardı ki…

Ee! Şimdi ne yapılacaktı? Bu inatçı hayvanları, nasıl kaldıracaklardı? Nasıl yürüteceklerdi orduyu?

İşte, bunu kimse bilmiyordu. Gururlu vali, tam bir öfke krizi içindeydi. Tahtırevanından aşağıya atlamış, kılıcını çekmiş ve bunca zamandır kendisini, ta buralara kadar taşıyan ancak hiçbir sorun çıkarmamış olan sadık filine, rast gele darbeler indiriyordu.

Aradan çok bir süre geçmemişti ki… Gökyüzünde sürü sürü kuşlar belirmişti. Bunlar, bölge halkının ebabil olarak isimlendirdiği dağ kırlangıçlarıydı. Hızla Fil Ordusunun üzerine sağılan ebabiller, bugün bir başkaydılar. Belli bir noktadan fırlatılmış devasa bir mızrak gibi bulutları yara yara yaklaşıyorlardı orduya. Oysa sakin kanatlılar olarak bilinirlerdi. Ama o eski sükûnetlerinden eser yoktu üzerlerinde… O kadar hızlıydılar ki uçuşları, havada ıslık çalar gibi sesler çıkmasına sebep olmaktaydı. Yo yo! Bu uçuş başka, bu geliş bir başka anlamı haviydi.

Kısa bir süre sonra ebabiler, ordunun tam üzerindeydiler. İşte o an, bir mermi sağanağı başladı; Kuş Ordusundan Fil Ordusuna doğru. Meğerse ebabiler, ağız ve pençelerinde birer küçük taşlar taşıyorlardı. Mermi olup Fil Ordusunun üzerine sağanak sağanak yağan işte, o taşlardı. Islık ıslığa iniyordu aşağıya taş mermiler. Kuşlar bu taşları, Fil Ordusunun üzerine fırlatmaya başladığından itibaren, filler de ayağa fırlamışlardı. O andan sonra her taş, bir kurşun gibiydi ve vurduğunu deviriyordu. Bu sağanaktan ne filler kurtulabiliyordu, ne askerler. Fil böğürtüleri, insan feryatlarına karışmıştı. Ortalık toz duman… Göz, gözü görmüyordu.

Çok sürmedi bu garip muharebe… Ebrehe’nin yenilmez sanılan ordusu kısa zamanda dağılmıştı. Savaşçıların kafalarından giren ebabil fişekleri, askerlerin vücudunu yakıp geçmiş ve toprağa saplanmıştı. Şimdi, onların büyük bir kısmı ortalıkta, anında can vermiş olarak yatmaktaydı. Aynı akıbete uğrayan fillerle koyun koyuna.

Bu arada, Vali Ebrehe, bir yolu bulunmuş ve savaş meydanından çıkarılmıştı. Perişan bir şekilde, darbeden kurtulan bir avuç askeriyle Yemen yönünde kaçıyordu. İşte, o zaman anlamıştı Abdülmuttalib’in sözlerinin amacını. Ne demişti o koca adam: “Ben, develerin sahibiyim ve onları istiyorum. Elbette Kâbe’nin de bir sahibi var. Bu nedenle hiç endişelenme zira onu sahibi koruyacaktır.”

Ebrehe, kan içinde kalan yüzünü şilerken, kendi kendine şöyle mırıldanmış olmalı: “Evet inandım! Elbette Kâbe’nin de bir sahibi varmış. Ve O sahip evini korudu.”
Nihayrtinde Fil Ordusunun sahibi Vali Ebrehe, amacına ulaşamamıştı. Vurgundan son anda kaçabilen askerleri yanında olduğu halde ülkesine döndü. Ancak orada da çok yaşamadı, kutsala sepneden bu kibirli adam; bir amansız ve dermansız hastalığa yakalandı; hastalıktan kurtulamadı ve çok geçmeden feci bir şekilde öldü.

Tarihçiler bu olaya “Fil Olayı” dediler. Olayın oluştuğu yıla da “Fil Yılı” adı…

Bir Cevap Yazın

Top