Burdasın
Ev > Son Nebi'nin Hikayesi > 7. 570: Hoş geldin Ey Son Nebi

7. 570: Hoş geldin Ey Son Nebi

Geldik o kutlu ve mutlu ana… Sevgili Peygamberimiz, Mekke kentinde doğdu. Takvimler 570/71’i gösterir iken… Fil Vakasından, yaklaşık iki ay sonra… Kırk yıl yaşadı coğrafyada sessiz, sakin ve doğal bir eda ile… Ne kendisi biliyordu içinde saklı olan cevheri ve ne de etrafı… Sadece, mevzubahis cevherin sızıntısı O’nu bölgenin “Muhammed-ül Emin”i yapmıştı. Bu itibarla herkes, emindi ondan. O emin duruş içinde sevildi herkes tarafından. Ve ulaştı kırk yaşına. Bu yaşına ulaştığında bedeni o “Kutlu Cevheri” saklayamaz oldu ve fışkıran cevher, Onu Peygamber olarak ayan etti. Tam yirmi üç yıl peygamberlik göreviyle uğraştı. Ve bu kutlu vazifeyi hakkıyla yaptı. Peygamberlik zamanının, on üç yılını Mekke’de geçirdi; on yılını da Medine’de. Medine’deyken, atmış üç yaşında bu dünyadan göçtü. Göçtüğünde, tüm Arabistanı, davasına inandırmış; bir zamanların kızlarını diri diri yere gömen halkını, dünyanın imrendiği insanlar hâline getirmişti.

***

Yukarıda yaptığımız kısa özetin ardından, ayrıntılara inelim ve… “Yüce Peygamberimizin çocukluk dönemi nasıl geçti? Doğumu nasıl oldu?” gibi soruların cevaplarını araştıralım önce…
Yukarıda Peygamberimiz, Fil Yılında dünyaya geldi demiştik. Takvimi tam vermek gerekirse, Fil Olayı, O’nun doğumundan elli iki gün önce olmuştu.

O doğduğunda takvimler yirmi Nisanı gösteriyordu. Günlerden pazartesiydi. Vakit gece, sabaha karşı… Gecenin karanlığına rağmen, kentin doğusunda bulunan beyaz badanalı bir eve, nihayet beklenen güneş doğmuştu.

Dede Abdülmuttalib, torununun doğumuna çok sevindi tabii ki. Ertesi günden başlamak üzere, kent sakinlerini hanesine davet etti. Ve onlara büyük bir şölen verdi.

Yemeğin nihayetinde, kutlu çocuğun adını soranlara da; “O’na Muhammed adını verdim. Dilerim ki gökte ve yeryüzünde o iyilikle anılsın.” cevabını verdi. Zira Muhammed, çok övülen anlamına geliyordu. Ve o güne kadar, hiçbir kula nasip olmamıştı bu isim; ilk, O’na konuluyordu.

Yüce Peygamberimizin annesi Amine… O da, hayatına bir güneş gibi doğan çocuğuna: “Ahmed.” adını koydu. Ahmed de Allah’ı öven ve şükreden anlamındaydı.

***

Kutlu çocuğun doğduğu gece bir başka yaşandı zaman. Dünyanın çeşitli beldelerinde, bir takım olağanüstü olaylar meydana geldi. Mesela, İran sarayının sütunları yıkıldı. Yine İran’da… Ateşe Tapanlar’ın kutsal ateşleri bin yıldan beri yanmaktaydı; Yüce Peygamberimizin dünyaya geldiği o gece Mecusiyan’ın kutsal ateşleri de söndü. Bu arada, aynı Ateşe Tapanlar’ın büyük rahiplerinden biri, ilginç bir rüya gördü: Bu rüyada, Kâbe’deki putlar yüzüstü devriliyordu. Gerçekten de bir süre sonra o rüya çıkacak ve Kâbe putları devrilip gidecekti. Bunun gibi: O gece, ünlü bir göl yere battı; Taberiye gölü… Bin yıldan önce kurumuş olan bir akarsu ise canlandı ve yeniden akmaya başladı; öyle aktı ki suları taştı; etrafı seller bastı.

***

Yüce Peygamberimizin babası, Abdülmuttalib’in oğlu Abdullah’tı. Yukarıda dendiği gibi annesi de Amine Hanım… Her ikisi de Mekkeliydiler: İki tüccar ailenin oğlu ve kızı. Bu yüzden birbirlerine denk görülmüşler, evlilikleri uygun bulunmuştu. İki genç insan, bu kararla bir süre önce dünya evine girmiş ve mutlu bir yuva kurmuşlardı. Yuvaların süsü olan bebek, onları da ziyaret etmekte gecikmeyecekti. Zira Amine, hamileydi…

Yüce Peygamberimizin doğumundan iki ay kadar önceydi… Babası Abdullah’a yol görünmüştü. Evvelemirde o, bir tüccar aileye mensuptu. Dolayısıyla o da aile mesleğini yapmaktaydı. Bu nedenle dizilen kervana dahil oldu ve diğer tüccarlarla birlikte Suriye’ye gitti. Suriye, Mekke’lilerin pazar yeriydi. Mekkeli tacirler, memleketlerinden hurma getirir bu pazarlarda satar, yerine kumaş başta olmak üzere pekçok ihtiyaç maddesi alırlardı.

Suriye’ de geçirdiği süre içerisinde Abdullah, satacağını sattı; alacağını aldı. Tüccarlar işlerini bitirince kervan, dönüş yoluna çıktı. Uzun bir yolculuğun ardından, o zamanki adı Yesrib olan Medine şehrine vasıl oldular. Lakin Abdullah, bir süreden beri hastaydı. Hastalığına rağmen, yolculuğunu Medine’ye kadar sürdürdü. Ancak ondan sonrası yoktu: Hastalığı ilerlemiş, genç tacire yol vermiyordu. Bu nedenle kervan, Abdullah’ı Medine de akrabalarına emanet edip yola revan oldu. Çok yaşamadı Abdullah ve Medine’de öldü. Abdullah öldüğünde yirmi beş yaşındaydı. Toplumun adetine uyularak, öldüğü yere gömüldü.

***

Bu arada Mekke’de… Babası Suriye’de iken Sevgili Peygamberimiz, dünyayı teşrif etmiş ve etrafını nura garketmişti. O şimdi, kutlu ve mutlu bir bebek olarak Amine’nin kucağındaydı. Annesi O’nu ancak bir hafta kadar emzirdi. Lakin sütü bebeğine yetmiyordu. Bebek, bir süre amcasının hizmetçisini de emmek zorunda kaldı. Ama bu da geçici bir çözümdü. Kutlu Çocuğa bir sütanne gerekiyordu. Bu iş için uygun bir hanım aranmaya başlandı. Sonunda aranan sütanne bulundu. Bundan böyle Gül Yüzlümüzü, Halime adında bir Hanım emzirecekti.

Daracık bir vadiye sıkışmış haliyle Mekke’nin havası, oldukça ağırdı. Tüm Arabistan kentleri gibi… Bu nedenle coğrafyada adettendi, kentlerde oturanlar, ücreti karşılığında yeni doğan çocuklarını, çölden gelen gürbüz sütannelere verirlerdi. Çünkü denenmişti; çölde çocuklar, daha sağlıklı yetişirlerdi. Yüce Peygamberimizin, Halime Hanıma verilmesinin nedenlerinden biri de bu gelenekti.

Sütanne Halime, kendisine süt annelik teklif edildiğinde ikirciklenmişti. Zira yetim bir çocuğu emzirmenin kârlı olmayacağını düşünüyordu. Ama bu iş için şehre inmiş olmasına rağmen henüz emzirecek bir başka çocuk da bulamamıştı. Bu nedenle zorunlu olarak aldı kucağına Gül Yüzlümüzü. Fakat daha sonra çocuğu, kabilesinin yaşadığı beldeye götürdüğünde, hayret verici bir duruma şahit olacaktı: O yetim çocuk, Halimelerin yoksul evlerine uğur getirmişti. Bu keşiften sonra, Halime’nin keyfine diyecek yoktu. Süt anne, bu şans bahşeden küçüğü, öz çocuklarından ayırmadı. Hatta onlardan daha çok sevmeye başladığı görüldü.

Yüce Peygamberimizin birçok sütkardeşi vardı. Bunlardan biri de Şeyma idi. Küçük Şeyma, Kutlu Konuk’larının bakımında, annesine yardımcı oluyordu. Bu nedenle Şeyma ile Efendimiz arasında özel bir yakınlık doğmuştu. Gülümseyerek bakıyorlardı birbirlerine…

Sevgili Peygamberimiz, sütannesinin yanında dört yaşına basıncaya kadar kaldı. Emekledi, tay durdu, yürüdü, koştu ve süt kardeşleriyle koyun çobanlığı yaptı. Dört yaşına gelince Halime Hanım, Kutlu çocuğu alıp tekrar götürdü Mekke’ye. Orada, öz annesine teslim etti.

Daha sonraki yıllarda, süt akrabaları ile yakından ilgilendi Sevgili Peygamberimiz. Halime Hanım kendisini ziyarete geldiği zaman onu “Anacığım.” diye karşıladı. Oturduğu yere, sırtındaki elbisesini çıkarıp yere yayacak kadar saygı gösterdi.

***

Şimdi dört yaşına basmıştı. Sevgili Peygamberimiz artık baba ocağındaydı. Altı yaşına kadar orada, annesi Amine ile kalacaktı. Bu süre zarfında annesinin tatlı sözünü duydu kulağı. Onun kucağının sıcaklığında uyudu. Onun elinden, Mekke lokmasıyla beslendi. Ve tabi onunla şenlendi dede ocağı. Ağacı, gün be gün boy attı kutlu sevginin… Yayıldı harman oldu. Herkese derman oldu.
Ve nihayet Sevgili Peygamberimiz altı yaşına bastı. O yıl özeldi. Zira babasının yokluğunu hissetmişti ve onun nerede olduğunu sormuştu sonunda.
“O öldü” dediler. “Ulu ruhların yurduna gitti.” dediler.

Ya mezarı?

Çok yukarılarda bir yerdeydi. Kuzeyde bir şehirde. Adı Yesrib olan. Uzak mıydı bu Yesrib denilen belde?
Tam bir haftalık mesafedeydi.
Olsundu! Çünkü Kutlu Çocuk, babasının mezarını ziyaret etmek istiyordu artık.
Bu durumda çaresizdi Abdülmuttalib ailesi… Nihayet onlar da “Peki…” dediler.
Bunun için Küçük Efendimiz ile annesi, yardımcılarını yanlarına aldılar. Onunla birlikte, uzun bir seyahatin akabinde Yesrib’e gittiler. Ve tabi ilk iş, orada Baba Abdullah’ın kabriniz ziyaret etmek oldu. Amine ağladı mezar başına çöküp. Sevgili Küçük ayakta; hüzünlü gözlerle daldı gitti kabir toprağından içeri. Uzun düşüncelere gark oldu o yaşına rağmen. Ama ne düşündü, ne taşındı kim bilir?

Küçük kafile, şehirdeki akrabalarının yanında bir ay konuk oldu. İstikbalin Kutlu Nebisi, kendi yaşında arkadaşlar buldu Yesrib’de de. Koştu oynadı onlarla beraber. İleride yani yetişkinliğinde uzunca süre misafir olacağı bu kentin, tüm yollarını, sokaklarını ve hanelerini tanıdı birer birer. Uhud’daki meşhur Hurma bahçelerine gitti, lezzetli Yesrib hurmasından tattı. Ünlü kuyuların serin sularından içti.

Ve misafirlik bitti. Dönüş yolu göründü. Kafile, akrabalarla vedalaşarak yola revan oldu. Lakin dönüş, güle oynaya değil, ağlaya ağlaya oldu. Daha yolun ve yolculuğun başında beklenmedik bir gelişme yaşanmıştı.

Bir yol üstü köyünde, adı Ebva olan; hüzün düştü Küçük Nebinin gönlüne yanağına gözyaşı düştü. Annesi Amine Hanım hastalanmıştı. Babasından yetim kalmış olan Sevgili Peygamberimiz, ne yazık ki annesinden de öksüz kalıyordu.

Bu acıyı yanı başında hisseden naif anne, oğlunu sevgi ile süzdü ölüm yatağına uzanmış olduğu halde. Uzandı. Bağrına basıp Oğlunu, son bir kez ve uzun uzun öptü; kokladı.
Onun masum yüzüne, ta yüreğinden kabaran bir nazarla bakarak; “Ya Muhammed, bil ki her yeni eskiyecek bir gün.” dedi. “Her insan yok olup gidecek. Senin annen de ölecek. O sonun yeri burası olsa gerek, bitiş noktası bura galiba. Ancak üzgün değilim inan. Çünkü hayırlı bir oğul bırakıyorum geride.” anlamında bir şiir söyledi.

Bu şiir, Amine Hanımın son sözleri oldu. Yüce Peygamberimizin henüz doyamadığı sevgili Aminesi, son bir kez daha nazar edip huzurlu bir uykuya dalar gibi kapadı gözlerini. Dedği olmuş ve bu ıssız köyde ölmüştü… Uzaklaştırılmadı öldüğü yerden ve orada toprağa verildi Amine. Başına bir kara taş dikildi. Hepsi o kadar.

Yıllar sonra Yüce Peygamberimiz, bir sefer sırasında Ebva’ya gidecek ve annesinin mezarını ziyaret edecekti. Tanıkları, o gün orada çok gözyaşı döktüğünü söylediler O’nun. O ise soranlara; “Annemin bana olan şefkatini hatırlayarak ağladım.” diye karşılık verecekti.

Annesinin ölümünden sonra Peygamberimiz,yalnız kalmamıştı elbet. Yanında yardımcıları vardı. O vefalı ve sadık yardımcı, O’nu bağrına basıp devam ettirdi yolculuğu. Ve Mekke’ye götürdü Kutlu Çocuğu. Bir eksiğiyle dedesine teslim etti. O günden sonra yeni bir evdeydi Kutlu Çocuk. O’na, daha sonra Dedesi Abdülmuttalib bakacaktı. Ta sekiz yaşına kadar…

Dede Abdülmuttalib oldukça ihtiyar bir Arab kocasıydı. Öyle ki seksen yaşını dahi geçmişti. Bu yüzden, Sevgili Peygamberimizle ancak sekiz yaşına basıncaya kadar beraber olabildi. Ve bir gün o da öldü. Ölürken de elini üstünden çekmedi yaşlı Mekke Beyi Ay Yüzlü Çocuğun. Çok sevdiği oğlu Abdullah’ın yadigarı olan mübarek torununu oğullarından Ebu Talib’e emanet etti. Zira oğulları içerisinde en merhametli olanının o olduğuna inanıyordu. Artık Yüce Nebi, yeni bir ocakta, yeni bir ailenin gözetimindeydi.
***

Bir Cevap Yazın

Top