Burdasın
Ev > Son Nebi'nin Hikayesi > 8. ÇÖL : Sıcak Savaşların Yeri

8. ÇÖL : Sıcak Savaşların Yeri

O dönemde insan, grup gruptu. Yani kabile kabile ayrılmıştı çöl insanları. Bu gruplar arasında, hemen hemen hiç savaş eksik olmazdı. Kan akardı oluk oluk, her karşılaşmada. Kimin kimi ve ne zaman vuracağı belli olmazdı. Çünkü neredeyse tüm kabilelerin arasında kan davaları vardı. Dökülen her kan, yeni bir dava doğururdu. Davasız insan var mıydı denirse… Zaten adamdan sayılmazdı ki öyleleri.
Peki, kan dökülmedik zaman var mıydı denirse… Evet vardı: Sadece, yılın dört ayında savaşmak haram sayılırdı bu beldede. Zira bu dört ay mübarekti. Ve eğer savaşılacak olursa, bu davranış uğursuzluk sayılırdı. Arap insanı, en çok uğursuzluktan korkar ve çekinirdi.
Ancak bir istisnası yaşandı bunun…

Yukarıda da dendiği gibi Mekkeli kabileler arasında kan davası olmayan yoktu. Bu kabilelerden ikisi arasında, eski defterler açıldı ve şiddetli bir kan davası savaşı başladı. Bu savaş, tam dört yıl devam etti. Öyle bir savaştı ki bu mevzubahis süre içinde, aralıksız devam etti; gitti. Hatta başka kabileler de kendilerini mevzilerde buldu. Tabii ki bu arada gelenek unutulmuş, görenek göz ardı edilmişti. Bu sebeple savaş, kan dökülmesi haram olan Mübarek Aylara da yayılmıştı.
Sevgili Peygamberimiz, bu savaş sırada yirmi yaşlarındaydı. Gün geldi ve o da savaşa mecbur oldu. Yanında, amcaları olduğu halde kendini savaş meydanında buldu. Fakat O, savaşın insanı değildi; barıştı onun şiarı. Bu nedenle hiç ok atmadı, kılıç kullanmadı. Bir kimsenin burnunu kanatmadı, kanını dökmedi. Sadece karşı taraftan atılan okları toplayıp yakınlarına verdi. O kadar…

***

Uzun bir zaman süren söz konusu savaş yüzünden, Mekke ve civarındaki huzurlu düzen bozulmuştu. Bu sebeple kent ve çevresinde can ve mal güvenliği yoktu. Şehre girenin içerde, çıkanın dışarda neyle karşılaşacağı belli değildi. Bir kere, şehre ilk defa gelen yabancıların malları ellerinden alınıyordu. Zira onların yerliler arasında bir koruyucusu bulunmamaktaydı. Gün geçmiyordu ki Mekke Emirinin kapısı çalınmasın, şikayette bulunulmasın.

Şehrin soylu sakinleri; “Bu durum Mekke’mizin temiz adını kötülüyor.” diye üzülüyorlardı.
Ancak ellerinden bir şey geldiği de yoktu.

O günlerin birinde… Yine bir tüccarın yolu kente düşmüştü. Uzak bir diyarın insanıydı yeni gelen tacir; Yemen’in… Tabii ki o da yolda çevrildi ve malları elinden alındı. Bu duruma çok kızan Yemenli tüccar, yılgınlık göstermedi; oradaki bir tepeye çıktı. Ve yüksek sesle uğradığı haksızlığı, Mekke halkına duyurdu. Ve ardından; “Bütün dürüst insanları, acilen yardımıma çağırıyorum.” diye bağırdı.
Yemenlinin bu çağrısı yankı bulacaktı: Son hadise, Yüce Peygamberimizin amcası Zübeyir’i harekete geçirdi. Zira Zübeyir, kentin güvenliğinden sorumlu bir aileye mensuptu; Kureyş’e…Bu sebeple Zübeyr, toplumunun ileri gelenlerini bir toplantıya çağırdı.
Mekke’nin adının kötüye çıkmasından, son derece rahatsız olanlar, Zübeyir’in bu çağrısına uydular. Zaman kaybetmeden Abdullah adlı bir şehirlinin evinde toplandılar.

Bu toplantıda, teker teker söz alan Mekke büyükleri; “Şehrimiz adına yapılan tüm kötülükleri önlemeliyiz.” dediler. Ve toplantınn neticesinde; “Hiç kimseye karşı haksızlık etmeyelim ve ettirmeyelim.” kararını aldılar. Ardından da haksızlığa uğrayan kimselere yardım edeceklerine yemin ettiler. Devrin tarihini yazanlar bu tplantıya “Hılf-ıl Füdul” adını koyacaklardı yani “Erdemliler Birliği…”
Erdemliler Birliğinin, aldığı temel konu doğrultusunda harekete geçtiği görüldü. Yeminler tutulmuş ve tüccarın el konan malları bulunmuştu. Kâbe’nin gölgesinde, merakla olacakları beklemekte olan Yemenli Tacir, kaybolan malalarının teslimatı sırasında, kendisini tutamamış ve sessice ağlamıştı. Ve böylece yemin yerine gelmiş ve Mekke’de de güvenlik sağlanmış oluyordu.
Peygamberimiz de Erdemliler toplantısına katılanlardandı. Henüz yirmi yaşındaydı o zaman. Amcalarıyla birlikte üye olduğu bu dernekte ettiği yemine sonuna kadar sadık kalan tek adamdı O.

Daha sonra bu cemiyetin çalışmalarından çok memnun kaldığını söyleyecek; “Şimdi de böyle bir derneğe çağrılsam yine giderim.” diyecekti.

***

O genç bir adamdı artık. Bütün Mekkeliler gibi de ticaretle uğraşmaya başlamıştı. Amcası ile ortaktı; birlikte çalışıyorlardı. Ticaret dürüstlük isterdi, doğruluktan şaşmamalıydı tacir adam. Lakin devir düzgün değildi ki tacir dürüst olsun! Ancak O… Çocukluğunda da dosdoğruydu. Ergenliğinde de… Tabii ki ticaret hayatında da dürüstlükten zinhar şaşmadı; ok gibi dümdüz oldu. Zaten bu özelliğiyle tanınmıştı daha ilk günden itibaren. Ne olursa olsun sözünde duran bu genç taciri Mekke’den Şam’a kadar tüm coğrafya tanımış ve sevmişti. Hiç yalan söylemiyordu O. Başkalarına zarar verecek herhangi bir davranışta bulunmuyordu. Hiç kimseyi incitmiyordu O. Adalet onun şiarıydı… Bu yüzden Mekkeliler Ona, güvenilir kişi “Muhammed-ül Emin” diyorlardı.

Mekke’de zengin çoktu. Uzun yıllara dayanan ticari hayat bir dizi varlıklı ailenin meydana gelmesine neden olmuştu. İşte, bu zenginlerden biri de bir kadındı; Hatice adında. Şehrin önde gelen zenginleri gibi onun da deve kervanları vardı. Kocasını daha önce kaybetmiş olan Hatice Hanım için deve kervanları işletmek oldukça meşakkatli bir işti aslında. Kendi, başında bulunamıyordu ki kervanlarının. Ama bir yol bulmuştu o. Çevresindeki güvenilir kimselere emanet ediyordu kervanlarını. İlaveten onlara işletme sermayesi veriyor ve ticaretinde kendine ortak yapıyordu. Bir kadın olmasına rağmen, işleri yolunda gidiyor ve zenginliğini günden güne artırıyordu Hatice’nin. Kervanlarının sayısı çoğalıyor; işlerini emanet edebileceği insanlara ihtiyacı artıyordu.

Hatice, dürüstlüğü dilden dile yayılan Peygamberimizin adını işitti bu arada. Herkes Onun dürüst biri olduğuna şahitlik ediyordu. Aslında Hatice Hanımın da aradığı böyle biriydi. Bu yüzden kendisine ortaklık önerdi. Peygamberimiz, kabul etti. Böylece, Hatice Hanımla Mekke’nin en dürüst tüccarı birlikte çalışmaya başladılar.

Bir Cevap Yazın

Top